Neşet Ertaş’ın maddiyat kavrayışının yansımalarını, paylaşımcılığında da görebiliriz. Neşet Ertaş’ta kendine özgü bir biçimde görülen paylaşımcılık yönü, salt kültüründen kaynaklı değil, aynı zamanda inancı gereğidir. Ertaş bu olguyu şöyle anlatıyor: “Biz, şimdi Allah’ın sofrasındayız. Allah, memnun olmamız için bütün nimetlerini bize vermiştir. Öyleyse, bu sofradakileri eşit paylaşmalıyız!” Bu yüzden, “dün gitti; yarın gelir mi, bilinmez, ya da; gün bugün-dem bu dem-saat bu saat-dakika bu dakika-an bu an” genel anlayışa sahip Neşet Ertaş, kazancını fakir-fukarayla, gariplerle paylaşan bir tüketim anlayışı geliştirmiştir. Bu yönünü; “Benim çalıp söylemem, konserlerim; garip fakir fukaranın ekmeği için. Eğer onlara bir lokma ekmek verdiysem, benim mutluluğum budur.” sözleriyle ortaya koymaktadır.
Neşet Ertaş’ın, “Allah ne verdiyse” anlayışı içerisinde, “Allah’tan geleni karşıya iletme” adına günlerce sürdürdüğü ve artık sesinin kısıldığı düğünler, sahneler sonrası birçok söylentiye göre aldığı parayı yol kenarındaki bir garibana vererek gittiği kulaktan kulağa aktarıla gelmektedir. Nitekim,biraz sohbet edip cebindeki bütün parayı verip gittiği çiçekçi kadın ile ilgili böylesi bir örnek kendisine anımsatıldığı zaman ise; “Siz, bir insanın bu kadar mutlu olduğunu hiç gördünüz mü?” diye yanıt vermiştir.
Bu durumun benzer bir örneğini kendisi ile birlikte yaşamış biri olarak burada aktarmak isterim: Garip Bülbül kitabı ile ilgili yapmış olduğum çalışmaları incelemek üzere kendisini evime davet etmiş ve aracımla birlikte eve doğru gitmekteyim Beşiktaş semti Barbaros Bulvarı başında yoğunlaşan trafik nedeniyle durmak zorunda kalmıştım. Gün boyu araçların arasında egzoz gazları soluyarak ekmek parası kazanma adına bir şeyler satmaya çalışan ve hemen hiçbirimizin ilgisini çekmeyen ve belki de önemsemediğimiz garibanların durumunu, Neşet Usta’nın verdiği kısa hayat dersi ile o günden sonra hep düşünür oldum. Usta; aracın camını açarak bu zor koşullarda simit satmaya çalışan bir simitçiyi yanına çağırdı ve başındaki şapkasını yüzüne siper edip kendisini tanıtmamasını sağlayarak bir simit istedi. Cebinden çıkardığı büyükçe bir parayı bir simit karşılığı olarak verip sonrasında hızla camı kapatarak simitçiye sırtını döndü. Belli ki yüz yüze gelmeme nedeni, simitçiye eziklik duygusu yaşatma kaygısındandır. Daha sonra bana dönerek farklı bir şey düşünmeme ve soru sormama bile zaman bırakmadan, “-Fakirin ekmeği tatlı olur;” diyerek bir parça simit koparıp bana uzatıp konuyu kapattı. Ben, yol boyunca ve daha sonraları o anları hep düşündüm. Bir kez daha anladım ki; böylesi yüce sanatı ve eserleri, ancak bu olgunluğa ulaşmış bir ruh, bu enginliğe erişmiş bir gönül yaratabilir!
Neşet Ertaş’a göre, insanı Hak yoldan ayırıp günaha ve suça iten şey yine kendisidir. Bu durumu herkesin kendine karşı sorumlu oluşu üzerinden açıklayan Neşet Ertaş’ın yorumu da kendine özgüdür: “Herkes, kendinden sorumludur. Seni, senin gibi bilen olur mu? Sen sana; yok, bunu ben yapmadım; diyebilir misin? Öyleyse, herkes kendi kendinden sorumludur. Onun için ruh, ettiğini çekiyor.”
Neşet Ertaş’ın burada, kişiyi yanlışa iten ve ‘kendisi’ olarak tanımladığı şey aslında nefistir. Bu bağlamda, şeytan denilen şeyin de kişinin nefsi olduğu görüşünü taşıyan Ertaş, kendini bilme anlayışının bir başka yönü olarak kendine hâkim olma kavramını ortaya koyar. Bu anlayış eserlerine de yansımıştır. Deyişlerinde, şeytanın yalan olduğunu vurgulayan Ertaş; yalana uyup şeytanlaşan kişinin şeytaniyet yoluna gittiğini, insanları kandırarak yoldan çıkarıp kötülüğe ittiğini söyler.
Neşet Ertaş’ın yaşamsal ve sanatsal felsefesine ilişkin söylenenler, elbette ki söylenebileceklerin yanında çok azdır. Yaşamı ve sanatı ile tam bir derviş profili sergileyen Neşet Ertaş’ın, inancı ve düşünceleri ile ilgili söyledikleri her ne kadar belirgin olsa da, birçok yönü bilinmezler ve gizemlerle doludur. Ancak, Ertaş’ta belirgin olarak görülen, kâinatı ve ulu yaratıcıyı, dinlerin görünen yüzünün ötesinde bir anlayış ve duygu ile ele aldığı, kalıtımsal yolla kendisine intikal eden ve tarihin derinliklerinde kaldığı düşünülen Abdal dervişlere özgü inanç, felsefe ve yaşam biçimlerini çağına göre yorumladığı bir yaşam sürdüğüdür.
Buradan hareketle, Neşet Ertaş’ta da can bulan ve dervişler yoluna özgü olan; az söylemek, az yemek, az uyumak, kulak verip dört köşeyi dinlemek, güçsüze, yoksula ve düşküne el uzatmak, yalnızca kâmil insan olma inancının bir gereği değil, aslında görevdir. Ona göre, bu aşamaya da ancak ve ancak iyilikle, paylaşımla, hizmet ile erişilir ki, bu yol Hak yoludur. Bütün yaşamını bu anlayış üzerine kurmuş olan Ertaş, özenle bunun gereklerini yerine getirmeye çalışmıştır.
NEŞET ERTAŞ’IN KÜLTÜREL VE SANATSAL PROFİLİ
Neşet Ertaş’ın türküleri ve sanatı, ruhunu kaplayan manevi evrenine dair unsurlar ile içerisinden yetiştiği kültürel değerlerin bir birleşkesi olarak, kültürel ve sanatsal profiliniyansıtır. Bir kültür sanat adamı olarak Neşet Ertaş’ta kendine özgü bir görünüm sergileyen ve yapısında çeşitli nitelikler barındıran bu yönler, onun sanatını ve sanatsal kimliğini ortaya koyan özellikler bütünüdür.
Neşet Ertaş, özgün bir kültürün içerisinden yetişmiş, bu kültürün verileriyle donanarak biçimlenmiş, zaman içerisinde de bunun temsilciliğini üstlenmiş bir kültür adamıdır. Anadolu yürekli Neşet Ertaş’ta can bulan bu kültür; babası ve aşireti kanalıyla kendisine intikal eden Abdal dervişler yoluna özgü bir insanlık, sevgi, aşk, âşıklık ve gönül hizmeti kültürüdür. Ertaş, engin bir gönülle benimseyip özenle sahip çıkarak taşıdığı ve zamanında en önemli temsilcisi ve örneği olduğu gönül mirasını, yalnızca kendini var etmek adına değil, aynı zamanda insanı değerli kılma yolunda örnek bir tavırla sergileyerek insanlığa armağan etmiştir. Neşet Ertaş’ta farklı yönleri ile kendine özgü bir görünüm sergileyen onun kültür adamlığı, kendi içerisinde farklı nitelikleri olan çeşitli yönler içerir. Bunlar; kültür taşıyıcılığı, aktarıcılığı ve yayımcılığı ile kaynak kişilik, yorumculuk ve üreticilik/türkü yakıcılığıdır. Her biri Neşet Ertaş’ta adeta zirveye ulaşan bu yönlerin anlaşılması onun benzersiz sanatının kavranılması bakımından önemlidir.
Neşet Ertaş, öncelikle bir kültür taşıyıcısı ve aktarıcısıdır. O, geleneğe bağlılık içerisinde, korumacı tutum ve tıpkı bir kültür elçisi tavrıyla sürdürdüğü bu anlayışıyla; temsil ettiği kültürel değerleri, kutsal bir emanet gibi taşımış, koruma altına almış, zaman içerisinde yaptığı çalışmalarla geliştirip genişleterek hem halkın gönlüne, hem de yolda ilerleyenlerin hizmetine sunmuştur. Neşet Ertaş’ın “Halka hizmet, Hakk’a hizmettir” anlayışı içerisinde büyük bir gönül coşkusu ile yürüttüğü hizmeti; gerek geleneğin korunması, gerek yayılması gerekse kuşaklar arası aktarımının ve devamlılığının sağlanması yolunda oldukça önemlidir. Çünkü, dönem itibarıyla kaybolmaya ve yozlaşmaya yüz tutan Anadolu’nun yöresel kültürel verileri arasında kendi bölgesi ve aşiretine dair ürünleri; sorumluluk, bağlılık ve özgün niteliklerini kaybetmeme bilinciyle koruması, bunları yok olmaktan kurtarmıştır. Onun güçlü belleğinde sağlam bir yer edinmiş ve sözlü kültürün etkili anlatım dili ile ele aldığı bu ezgiler, değişime ayak uydurarak yeniden biçimlenmiş, yozlaşmaktan ve unutulup gitmekten kurtulmuştur.
Neşet Ertaş’ın, kültür adamlığı konusunda da rol modeli babası Muharrem Ertaş’tır. Geleneğin devamlılığını ve akışını sağlama yolunda Ertaş, babasından gördüklerinin izini sürmüş, onun köklü tavrını benimsemiştir. Ancak o, yine hemen her konuda olduğu gibi babasından devraldığı bu yönü de kendine özgü bir niteliğe kavuşturarak daha da ileri taşımıştır. İcra-i sanat eylediği yöreleri, zor koşullarda ve neredeyse adım adımgezen Muharrem Usta’ya göre çok daha iyi olanaklara sahip oğlu; baştan bir başa gezdiği ve ruhunu yakından tanıdığı Anadolu toprağının kültürel verilerini dikkatle özümseyerek, başta aşiretlerininki olmak üzere, çeşitli birikimlerin özünü tıpkı bir bal arısı gibi kendi müzik birikimi içerisine taşıyıp yeni bir ruh ve kimlik kazandırarak geliştirmiş, böylelikle, zengin bir kültür mirası yaratmıştır.
Neşet Ertaş’ın bu dönemde ortaya koyduğu etkiyi ve yarattığı gönül mirasını değerlendirebilmek adına, yalnızca yurdun değişik yörelerinde yaşayan Abdallar’ın türkülerini incelemek yeterli olacaktır. Kökleri, yapısı ve müzikal tavrı ile aynı özü hatta hemen hemen aynı yapıyı barındırıyor olmalarına rağmen, onların ürünlerinin yöresinin dışına çıkamaması ve zamana karşı duramayarak bozulması, kaybolması hatta yozlaşmaya uğramasının nedeni, içinden Neşet Ertaş gibi vizyon ve sanat gücüne sahip bir ustanın çıkmamış olmasındandır.
Ertaş’ın ortaya çıktığı dönem; geleneğin nispeten hâlâ canlı olduğu ve içerisinden büyük ustaların yetiştiği zamanlara denk gelir. Ancak bir diğer yanıyla bu dönemin kentli toplumsal anlayışı; kır kültürü, köylülük, geleneksel kültürler vb. adına gelişmekte olan birçok olumsuzluğu da içinde barındırmaktadır. Çünkü bir süre öncesinden beri Anadolu insanının ekmek kaygısıyla akın akın kentlere göç etmeye başladığı bu dönemde; yerinden, yurdundan, kültüründen koparak göçler sonucu yerleşilen yeni bölgelerde, kültürel kimlikler asimile olarak parçalanmaya başlamış, böylelikle özgün değerler de hızla değişmeye, yozlaşmaya ve kaybolmaya yüz tutmuştur.
Öte yandan, bu dönemde kentlerde gelişen ve Anadolu Kültürü’nden habersiz seçkinci kesimlerin dayattığı görece modernlik algısı sonucu, kır kültürü ve köylülük küçümsenmekte, hatta ilkel olduğu ve bu nedenle terk edilmesi gerektiği yaklaşımı ile dışlanmakta, buna bağlı olarak geleneksel türküler de bu çerçeve içerisinde “ilkel köylünün basit zevki” olarak algılanmaktadır.
Belli bir zamandan itibaren modern müziklerin istilasına uğramış Türkiye’de, hemen her gün bir çeşidi ortaya çıkan ve tek kanallı televizyondan türlü programlar aracılığı ile dayatılan bu müzikler, şehir insanından başlayarak toplumun her kesiminin müzik algısını, zevkini ve tercihlerini baskılamaya başlamıştır. Her ne kadar o dönemde Yurttan Sesler Halk Müziği yayınları toplumun belli bir kesimi tarafından saygı duyularak dinleniyor ve radyo sanatçıları sahnelerde izleniyor olsa da, gitgide artan bu baskıya karşı durabilmek zordur. Çünkü küresel yayılmacılığın müzik aracılığı ile sürdürdüğü dönüştürme politikalarının hesaplı hayatın hemen her noktasına girerek baskısını günden güne artırmaktadır.
Çeşitli toplumsal sorunların da ortaya çıkmaya ve toplumu bunaltmaya başladığı bu karmaşık ortamda, duyguları da karmaşıklaşan göçmen Anadolu insanı için fazla seçenek yoktur. Bir kısmı, kendi kültür kökünü tamamen terk ederek; bir kısmı, arabesk dinleyerek yeni yaşamlarının kıyısına ilişmeye çalışır; bir kısmı ise, büyük bir tutuculukla yöresinden getirdiği türküler dışındaki her türe kulağını tıkayarak tavır koymaya çabalar. O dönemde yalnızca Türk Halk Müziği dinleyenler için, plâk piyasası içerisinden yükselen sesleri yakından izlemek ve dinlemek ise yegâne yoldur.
Böylesi karmaşık ve zor bir tablonun ortasında, Neşet Ertaş’ıntürküleri, sazı ve sesi duyulur. Duyulduğu ilk andan başlayarak da, Türk Halk Müziği dinleyicisi arasında hızla popülerleşen Neşet Ertaş, gelişen sanatı ve ortaya koyduğu birbirinden değerli eserler ile kentli kesimlerin de ilgisini çekerek izlenmeye ve dinlenmeye başlanır. Gerek dil, gerekse üslup yönünden kentlinin anlayabileceği bir anlatım ve incelik içerisindeki sunumu ile kısa süre sonra da bütün Türkiye’nin beğenisini kazanır. Belli bir zamandan sonra ise yalnızca Türk Halk Müziği sanatçıları değil, hemen hemen bütün müzik türlerinden birçok icracı da Neşet Ertaş’ın sanatından ve eserlerinden etkilenerek onun türkülerini kendi tarzları içerisinde seslendirmeye başlarlar. Böylelikle Ertaş’ın sanatı; adeta şehirlerde, halk kültürüne karşı gelişen bu olumsuz yaklaşımlara, Anadolu insanının kendi özünden verdiği güçlü bir karşılık olur.
Onun ustalığı; sazda gelişen virtüözitenin, müzikal anlayışı ustalık kültürüne dayalı sanatsal Türk Halk Müziği’nin ilk ve en önemli örneği olur. Nitekim Neşet Ertaş’ın sazı, sesi ve eserlerinin etkisiyle köylerde ve kentlerde artı saz ve türkü sevgisi sonucu, saz çalanların sayısı hızla çoğalır; yepyeni bir heyecan ve anlayışın tohumları filizlenerek türkü kültürü yeni bir çığırla, Türkiye genelinde canlanarak toplumu derinden etkilemeye başlar.