Resul AKA / MiDYATHABER – Bir zamanlar Midyat’ın sokaklarında, sabahları tandır kokusu, akşamları komşu sohbetleri yükselirdi. Herkesin küçük de olsa bir bahçesi vardı; kimi üzüm asmasıyla süslerdi, kimi iki domates, üç biber dikerdi. O bahçeler sadece toprak parçası değil, özgürlüğümüzdü.
Kapının önünde otururduk, çocuklar sokakta oynardı, kimse kimseye “gürültü yapma” demezdi. Herkes birbirinin misafiriydi, komşuluk kapısı kilitli olmazdı.
Sonra bir rüzgâr esti… Adına “apartman furyası” dediler.
2000’lerin başında Midyat’a da uğradı bu rüzgâr. “Kaloriferli ev” vaadiyle hepimiz kandık. Müstakil evlerimizi sattık, bahçemizi bıraktık, beton kutulara taşındık. Oysa farkında değildik; ısındık belki ama ısıtmayan bir soğukluk girdi hayatımıza.
Apartmanlarda düzen var sandık, ama özgürlüğümüzü kaybettik. Balkonlarda nefes almak bile lüks oldu. Çocuklarımız beton arasında büyüdü, toprakla tanışmadan. Eskiden her evin kuyusu olurdu, susuz kalmazdık. Şimdi elektrik gidince su da gidiyor, bir musluk akmıyor diye hayat duruyor.
Bazen düşünüyorum da…
O bahçeli evler sadece bir yaşam biçimi değil, bir kültürdü. Toprağa bastığında insanın kökleriyle buluşmasıydı. Şimdi ise apartmanların soğuk mermerlerinde yankılanan ayak sesleri var, ne komşu sesi duyuluyor ne çocuk kahkahası.
Belki de modernleşme dedikleri şey, insanı kendi köklerinden uzaklaştırmakmış.
Şimdi herkes yeniden o eski hayatın peşinde. Şehrin dışında, küçük bir bağ evi, biraz toprak, biraz sessizlik…
Çünkü insan, ne kadar yükselirse yükselsin, özlediği yer hep çocukluğunun bahçesidir.

WHATSAPP İHBAR